Sunday, May 27, 2007


Mustafa Kemal Atatürk'ün Samsun'dan başlayan, yeni bir cumhuriyet ve 'muasır medeniyet'i yakalayıp geçme' hedefiyle süren Milli Mücadele Stratejisi tümüyle 'iradei milliye'yi etken kılar. Emperyalizme karşı gücünü Anadolu halkından alır...
'Milli irade' ile işbaşında olduklarını düşünen; bir başka devletin bölgesel projesinde 'eşbaşkanlık' sıfatını kabul eden; halkın malını, halkı uyutarak satan; ilerleme için kılavuz arayanlar; bu stratejiyi anlamayan, anlamak istemeyenlerdir. Cumhuriyeti savunmak adına milyonların gösterisi ise halkın uyarısıdır...
19 Mayıs 1919, Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıkarak Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı başlattığı tarihtir. Atatürk'ün, "ulus egemenliğine dayanan, tam bağımsız bir Cumhuriyet" kurmak için başlattığı mücadele, sadece ülkemiz açısından değil, özelde bölge, genelde dünya, ideolojik düzlemde ise tüm mazlum milletler açısından önemli sonuçlar doğurmuştur. Büyük devrimcinin dehası ve öngörüsü, yöntem, kapsam ve amaçtaki farklılığı, savaşı devrimle birleştiren tutumu, çağdaş bir devletin temellerini atmıştır. 19 Mayıs 1919'la başlayıp, 23 Nisan 1920'yle kurumlaşıp, 29 Ekim 1923'le kökleşen Kemalist Devrim'in atılımları, Atatürk'ün ülkemizi yönettiği yıllarda doruğa ulaşmıştır. Milli Mücadele ile başlayan sürecin stratejisi, günümüzde de güncelliğini ve geçerliliğini korumakta, önemli dersler vermektedir.
Atatürk'ün 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktıktan sonra, 25 Mayıs'ta Havza'ya geçmesi önemlidir. 28 Mayıs tarihli Havza Genelgesi ile Anadolu'ya geçtikten sonraki ilk durum saptamasını ve yol haritasını ilan eder, Türk Ulusu'nu uyarır. Bu genelgeden sonra yurt sathında yaklaşık yüz miting ve gösteri düzenlenmiştir. Bu tepkiler, halktaki beklentiyi ortaya koymaktadır. Havza'dan Amasya'ya geçen Mustafa Kemal, 21­22 Haziran gecesi mülki ve askeri makamlara iletilen Amasya Tamimi ile ulusun durumunu ve gücünün büyüklüğünü, ulusal gücü örgütleyecek bir kurulun gerekliliğini ve ulusal amaçları sıralamıştır. Amasya'dan sonra sırasıyla Tokat'a ve Sıvas'a giden Atatürk, Erzurum'a vardıktan sonra da kongre çalışmalarının başına geçmiştir. 23 Temmuz 1919'da toplanan Erzurum Kongresi, delegeleriyle bölgesel, kararlarıyla ulusal niteliklidir ve ulusal direniş kararı alarak, bunun yöntemini, kapsamını, amacını yurda ve dünyaya ilan etmiştir.
ANADOLU'DA GÜÇ TOPLAMAK
19 Mayıs 1919'dan sonra izlediği güzergâh dikkatle incelenecek olursa, bu güzergâhın, Mustafa Kemal'in siyasi yönelimiyle de örtüştüğü görülür. Bu örtüşme stratejik, ideolojik ve askeri boyutu da içermektedir. Çünkü Mustafa Kemal Paşa, Anadolu'nun batı kısımlarında emperyalizme karşı savaşmak için, Doğu'da güçlü olmak gerektiğini bilmektedir. Cephesini Batı'ya dönen Milli Mücadele önderliği, sırtını Doğu'ya yaslamakla, arkasına Anadolu'yu almakla çok büyük bir hamle yapmıştır ki, kısa süre sonra Sovyet Rusya'yla kurulacak olan ittifak, bu tercihi diplomatik alanda da bütünleyecektir. Atatürk, yığınakta yapılan hatanın telafi edilemeyeceğini, yeterli hazırlığı yapmadan, kuvveti toplamadan, gerekli imkân ve kabiliyetlere sahip olmadan yapılacak bir saldırının, başarısızlığa mahkûm olduğunu bilmektedir.
Atatürk'ün Milli Mücadele'yi başlatmasından önce, yurdun dört bir yanında başlayan direniş hareketlerini ve ortaya çıkan yurtsever örgütleri Sıvas'ta Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti çatısı altında toplaması, ulusal ve kutsal kavgaya büyük bir güç katmış, ivme kazandırmış, toplumsal tabanını genişletmiş ve meşruiyetini sağlamıştır.
Diplomatik planda, İngiliz emperyalizminin İtalya ve Fransa ile yaşadığı çelişkilerden yararlanmak, aralarındaki çatışmayı derinleştirmek Milli Mücadele'nin hareket kabiliyetini, etkinliğini ve saygınlığını artırırken, askeri planda İngiliz emperyalizminin güdümündeki Yunanistan'a karşı da üstünlük ele geçirilmiştir. Yani diplomatik ve askeri alanda düşman yalnızlaştırılmış, tekleştirilmiştir. Bu yolla askeri zaferin de önü açılırken, bu zaferler diplomatik alanda da birer kaldıraç olarak kullanılmıştır.
ATATÜRKÇÜLÜĞÜN İDEOLOJİK BÜTÜNLÜĞÜ
Atatürk, ideolojik düzlemde katıksız bir ulusalcı, aydınlanmacı, devrimci ve tam bağımsızlıkçıdır. Jakoben bir Cumhuriyetçidir. 19 Mayıs'tan başlayarak, her aşamada halkın desteğini araması, mücadeleye ulusun tüm katmanlarını dâhil etmesi, Erzurum ve Sıvas Kongreleri ile milleti vatanın sahibi kılması kararlı, tutarlı ve yürekli bir önderin tercihleridir. Attığı her adımda millet iradesini arkasına alması, Yunus Nadi'ye söylediği gibi "her işi Meclis'ten beklemesi", savaşın en kritik anlarında bile "Önce Meclis" demesi, "Hâkimiyet-i Milliye" vurgusunun tüm söylev, eylem ve kurumlarına işlemesi, O'nun bu konudaki ödünsüzlüğünün ve kıskançlığının kanıtıdır. Vatanın savunulmasını hakkın, hukukun, halkın savunulması ve güçlendirilmesi olarak gören Mustafa Kemal Paşa'ya göre, Müdafaa-i Hukuk demek; Kuvayı Milliye demektir, Hâkimiyet-i Milliye demektir, İrade-i Milliye demektir.
Bu ideolojik ve politik tutum, "idarenin baştan ayağa halka tevdi edilmesi" anlamına gelmektedir ki, dönemin koşullarında zümre ve sınıf hâkimiyetine karşı, tamamı mazlum olan milletin iktidarını amaçlamaktadır. Bu yüzden Milli Mücadele, cephede ve cephe gerisinde milletin tamamının katıldığı, Tekâlif-i Milliye emirlerinde de görüldüğü gibi, tüm kaynakların seferber edildiği bir cephe savaşıdır ki, harp tarihi içinde de "topyekûn savaş" modelinin en başarılı örneklerinden sayılır. Kurulan Cumhuriyetin, gelişme stratejisi olarak bütüncül kalkınma modelini benimsemesi, bu bağlamda bir sürekliliğin ve bilinçli bir tercihin göstergesidir. Kısaca Altı Ok'la tanımlanan ve simgelenen Kemalist Devrim programının bütünlüğü, ilkelerin birbirini tamamlayan yapısı ve birbirinin olmazsa olmazı durumunda olmaları, Milli Mücadele stratejisinde çok önemli işlevler görmektedir.
Gerek Anadolu'nun tarihsel, kültürel ve toplumsal yapısı, gerek Atatürkçülüğün ideolojik özü nedeniyle Kemalist ulusçuluk anlayışı, tarih, toprak ve kültür esaslı yurt milliyetçiliğidir. Faşist karakterli değildir, etnik boyutlu, başkalarını aşağılayan ve dışlayan bir anlayışı yoktur, yayılmacı, sömürgeci, emperyalist yönelimleri bulunmamaktadır. Yöntem olarak bilimsel, içerik olarak ulusal bir sentezi yaşama geçiren Atatürk, hem teoride, hem de pratikte Milli Demokratik Devrim modelinin en seçkin önderlerindendir.
Gazi'nin aydınlanmacılığı nettir. Laik, akılcı ve bilimsel düşünceyi tek rehber edinip, tek miras olarak bırakması, Kemalist öğretinin, Anadolu Aydınlanması'nın temelidir. Tam bağımsızlık konusundaki özeni ve ödünsüzlüğü, hem ulusal egemenlikle, hem antiemperyalizmle, hem de halkçı- devletçi iktisat politikasıyla bütünleşmektedir. Gazi'nin, liberal ve sosyalist sistemlerin dışında kalarak, yeterli sermaye birikimi olmayan, nicelik ve nitelik olarak güçlü bir işçi sınıfı bulunmayan, yarı sömürge durumuna düşmüş bir tarım toplumunu, savaşarak, devrim yaparak ve üçüncü bir model ortaya koyarak dönüştürmesi, 19 Mayıs ruhunun özgün yönlerindendir.
HER AÇIDAN TAM BAĞIMSIZLIK
Tam bağımsızlık için siyasi, iktisadi ve adli anlamda tam bağımsızlığın gerektiğini bilen Gazi, bu konuya Nutuk'ta da dikkat çekmiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nun maliyeden, adalete dek yabancılara tanıdığı ayrıcalıkların, devletin tasfiyesini hazırladığını ve hızlandırdığını bilen kurucu kadro, bu konuda Lozan'da dimdik durmuştur. Ve bu nedenle Lozan'da en sert müzakereler, kapitülasyonlar üzerinde yapılan müzakereler olarak tarihe geçmiştir. Bu bağlamda İsmet Paşa'nın şu sözleri önemli ve günümüzde de geçerlidir:
"İstiklal Savaşı'nın amaçlarından biri, asırlık kapitülasyon belasından memleketi kurtarmak idi... Gençliğimden beri kapitülasyonların yalnız iktisadi hükümlerinden dolayı elimiz kolumuz bağlı bilirdik. İşin içine girdikten sonra anladım ki, asıl ehemmiyet verdikleri, kapitülasyonun adli kısmıdır"
Atatürk'ün özelliği ve getirdiği modelin özgünlüğü, o zamana dek yapılmamışı yapmasından, başarılmayanı başarmasından ve ezberleri bozmasından da anlaşılır. Bu bağlamda bir üçüncü yol olarak Kemalizm, benzer/yakın siyasal, ekonomik, toplumsal yapıları olan üçüncü dünya ülkeleri için, önemli bir seçenek ve deneyim oluşturmuş, bu ülkeler için model olarak önerilmiş ve mazlum milletlere esin kaynağı olmuştur.
'GÜNEŞ DOĞUDAN YÜKSELİR'
Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkarak, Milli Mücadele'ye batıdan değil, doğudan başlamıştır. Bu stratejik bir tercihtir. Kavgayı Anadolu'da, Anadolu için ve Anadolu halkıyla birlikte vereceğinin, öncüleri Anadolu halkı arasında arayacağının kanıtıdır. Gazi, tehlikenin Batı'dan geldiğini görmekte, imparatorluğu tasfiye eden dış güç olan Batı emperyalizminin, asıl büyük düşman olduğunu bilmektedir. Kendi deyimiyle, "sine-i millette ferd-i mücahit" olarak kendisinin ve ülkesinin geleceğini Anadolu halkına emanet ederken, ata yurdunun askeri olarak savunulmasının da yalnız ve ancak bu bölgede mümkün olduğunu saptamıştır. Anadolu askeri, siyasi ve ideolojik olarak Milli Mücadele'nin sıklet merkezidir.
Kavgayı halkın arasında, halkla birlikte, halk için ve halkı kazanarak vermek, dünyada Meclis yönetim ve denetiminde Kurtuluş Savaşı yapan ilk önder olan Mustafa Kemal Paşa'nın dehasını ortaya koyan bir diğer tercihtir. Mütareke İstanbul'uyla değil Anadolu'yla, mütareke aydınları ve basınıyla değil, Anadolu halkıyla birlikte olmak, Atatürk'ün tarihin tunç yasalarını çok iyi bilen, seçkin bir aydın olduğunu da göstermektedir: "Halkıyla bütünleşen büyür".
Amasya Tamimi ile yurda ve dünyaya duyurduğu gibi, vatanın silahla savunulacağına dikkat çekmesi de önemlidir. Mustafa Kemal Paşa, yurdun işgal edildiği bir süreçte vatanın savunulmasının mitinglerle, toplantılarla, gösterilerle değil, silahla mümkün olduğunu söylemektedir. Bu tutum da bir diğer tarihsel yasaya dayanmaktadır: "Silahla kurulan, silahla yıkılır".
Atatürk'ün tüm resmi görevlerinden istifa ederek, yani kendi rütbelerini kendisi sökerek, unvanlarından ayrılarak mücadelesini sürdürmesi, halkına güvenen ve onun desteğini arayan bir önderin tercihidir ki, günümüz için de önemli dersler vermektedir.
ANTİ-EMPERYALİZM VE MAZLUM MİLLETLER
Atatürk'ün iç politikadaki ulusalcı, halkçı, toplumcu ve bağımsızlıkçı tavrının, dış politikadaki bütünleyeni ve yansıması, antiemperyalizm, bölge merkezli dış politika ve bunun doğal sonucu olarak mazlum milletler dayanışmasını esas alan çizgidir. Gazi'nin Batıcı değil, aksine Batı ile savaşan ama aynı zamanda "muasır medeniyeti yakalayıp, geçmeyi hedefleyen" çağdaşlaşmacı çizgisi, "yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesiyle örtüşmektedir. Diğer ülkelere ve uluslara saygıyı esas alan, yayılmacı, maceracı ve dışlayıcı olmayan, içişlerine karışmaktan özenle kaçınan, ikili ilişkilerde mütekabiliyet (karşılıklılık) ilkesini rehber edinen tutum, asla edilgin, korkak ve ürkek değil, aksine, ülke çıkarları gerektirdiğinde atak, öncü ve cesur bir tutumdur. Balkan Antantı, Sadabat Paktı, Hatay'ın anavatana katılması bunun örnekleridir.
TBMM'nin açılmasından hemen sonra Mustafa Kemal'in Sovyet Lideri Lenin'e mektup yazarak, antiemperyalizm ortak paydasında bir dayanışmayı önermesi, ilerleyen süreçte Türkiye'yi askeri, siyasi, iktisadi, diplomatik ve politik olarak çok rahatlatacak olan bir ittifakın yolunu açmıştır. TBMM'yi tanıyan ilk devletin Afganistan olması ise mazlum milletler dayanışmasının önemli bir örneği olarak tarihe geçmiştir.
Mustafa Kemal'in devrimciliğinin ve Kemalizmin devingenliğinin bir gereği ve göstergesi olarak, Atatürk'ün Milli Mücadele'yi başlattığı tarihi, Cumhuriyeti emanet ettiği, yani "yolumu yorulmadan takip edeceksiniz" diye seslendiği gençlere bayram olarak armağan etmesi de, gençlere olan güvenini, yenilikçiliğini gösteren çok sayıda örnekten biridir.
KUVVETİ MİLLETTE ARAMAK
Yıllardır içeriden ihanete, dışarıdan saldırıya uğrayan 19 Mayıs ruhunun gücünü ve görkemini anlamaya çalışırken, verdiği dersleri de hep akılda tutmak gerekir. "Kuvvet birdir ve o milletindir" diyen Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet'te, aynen O'nun yaptığı gibi, gücün kaynağını, yalnız ve ancak millette aramak gerekir. Brüksel'den ya da Washington'dan icazet alarak, iktidar olmak için Batı başkentlerine sözler, güvenceler vererek, siyasi bağımsızlığın yolunun iktisadi bağımsızlıktan geçtiğini unutarak, Anadolu'da kalıcı ve başarılı olmak olanaksızdır.
Ulusun ortak malı olan büyük, karlı ve stratejik kamu kuruluşlarını, bazen birkaç yıllık karına, bazen de arsa bedelinin altında bir fiyatla yerli ya da yabancı tekellere satanlar, 19 Mayısı anlamayanlardır. Eğitimi ve sağlığı özelleştirip, yurttaşı müşteriye dönüştürenler, Türk adaletinden kaçıp, dokunulmazlıkların arkasına sığınanlar, ABD patentli Büyük Ortadoğu Projesi'nde eşbaşkan olmakla ve Türkiye'yi pazarlamakla övünenler, reform paketleri ve uyum yasaları eliyle milli ve merkezi devleti tasfiye edenler, 19 Mayısı kutlamayanlardır. Kıbrıs, Ege, Güneydoğu Anadolu, etnik terör, sözde soykırım iddiaları, patrikhanenin statüsü, Heybeliada Ruhban Okulu, azınlık hakları ve vakıfları gibi konu başlıkları üzerinden Türkiye sıkıştırılırken, çiftçiye hakaret edip, Atatürk'e dil uzatanlar, 19 Mayısı kavramayanlardır.
Günümüzde 19 Mayıs stratejisini geliştirip, güncelleştirmenin, Mustafa Kemal Paşa'nın sözleriyle "Kuvayı milliyeyi amil ve irade-i milliyeyi hakim" kılmanın yolu, laiklikle birlikte devrimciliğe, milliyetçilikle birlikte devletçiliğe, cumhuriyetçilikle birlikte halkçılığa aynı anda, aynı duyarlılık, kararlılık ve kıskançlıkla sahip çıkmaktan geçer. Çok çalışmaktan, çok düşünmekten, çok üretmekten geçer. Sağlıklı kuşaklar yetiştirmekten, yüksek teknolojiye yönelmekten, tarımda verimliliği arttırmaktan, eğitimde bilimselliği yükseltmekten, yüksek ve stratejik planlamadan geçer.
Yineleyerek ve yenileyerek vurgulamak gerekir ki, son bir ay içinde milyonlarca yurttaşımızın katılımıyla gerçekleşen dev boyutlu, devrimci duruşlu Cumhuriyet mitingleri, 19 Mayıs ruhunun canlılığını, ülkemizdeki Cumhuriyetçi bilinç ve kültür birikimimin gücünü dosta düşmana, merde namerde bir kez daha göstermiştir. Bu görkemli mitingler aynı zamanda, "Bu millet bir gün gelir Cumhuriyeti hırz-i can ile savunur" diyen Atatürk'ün ulusunu ne kadar iyi tanıdığını, Türk ulusunun da Atasına ne kadar bağlı olduğunu kanıtlamıştır. Cumhuriyetle ortaya çıkan ve şekillenen bu büyük potansiyelin, 19 Mayıs ruhu ve stratejisiyle harekete geçirilmesiyle, bu büyük güce özgüven aşılanıp, yön verilmesiyle Atatürk, her zaman olduğu gibi yine haklı çıkacak, "Türkiye Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır".

Yrd. Doç. Dr. Barış DOSTERMarmara Üniversitesi

Strateji 21.05.2007

Wednesday, March 7, 2007


Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin en karanlık, belirsiz ve zor dönemini yaşıyor. İçinde bulunduğu coğrafyanın avantajlarından yararlanmak, büyük bir bölge gücü olmak şöyle dursun, 1938 sonrasından beri, emperyalist çıkar savaşlarının merkezinde bir o yana bir bu yana savrulup duruyor.
Soğuk savaş yıllarında zorla üzerimize giydirilen, ancak her zaman olduğu gibi uzun yıllar sonra doğru tahlil edebildiğimiz, sağ-sol çatışmaları bitti derken, hemen zaten alttan alta ısıtılmakta olan alevi-sünni anlaşmazlığı hortlatıldı.
Mezhepçilikten aradığını bulamayanlar aniden tezgah altından kürtçülük (PKK) kartı masaya sürüldü. O bitmeden 1990 sonrası Ilımlı İslam projesine gaz verildi. Bakıldı ki laik cumhuriyeti al aşağı etmek o kadar kolay değil, "AB'ye üye yapalım sizi!" denilerek ülkede işbirlikçi cephe beslendi. AB'ci liboşlarla dinciler kol kola verip Atatürk'e söver oldular.
Bitti mi? Tabi ki hayır! Son olarakta Hrant Dink cinayeti fırsat bilinerek yurttaşlar şoven türk milliyetçisi ya da AB'severler klübü üyesi olmak arasında bırakıldı: Ya Türk'üm demekten çekinir hale gelin ya da kafatasçı olun. Bütün bunların üzerine, tam da zamanında tuz biber eken bir açıklama geldi Diyarbakır DTP İl Başkanı İbrahim Aydoğdu'dan: "“Kerkük’e yapılan bir saldırıyı Diyarbakır’a yapılmış kabul ederiz”

Reha Muhtar'dan esinlendim birden: Gün geçmiyor ki ülkemizde bir şerefsizlik, bir öküzlük daha yaşanmasın!
Haberi kısaca alıntılayacak olursak; ""Kerkük’e yapılacak olan bir saldırıyı Diyarbakır’a yapılmış olarak değerlendireceklerini açıklayan Aydoğdu şöyle dedi:

“Kerkük’e yapılmak istenen müdahaleleri son derece akıl dışı, mantık dışı, bilim dışı olarak görüyoruz. Tarihi gerçekliği görmeyen ve onu tümden reddeden bir mantığın ürünü olarak görüyoruz. Elbette Kerkük bütün Kürtler açısından çok önemlidir. Kerkük, Kürtlerin kazanmış olduğu yeni statünün korunması ve kazanmış olduğu hakların korunması açısından çok stratejik bir öneme sahiptir...

...IRAK'TA KAZANIMLAR KORUNMALI Aydoğdu, Kürtlerin Irakta’ki kazanımlarının korunması ve kollanması gerektiğini, Irak’taki Kürt hareketinin bastırılmaya çalışılmasının, Türkiye'deki Kürtlerin kan damarlarının kesilmesiyle aynı anlama geldiğini öne sürdü. Aydoğdu, “Birbiriyle diyalektik bir bağı olan bir mücadeledir. Böylesi bir süreçte bütün Kürt politikacılarının, bütün Kürt temsilcilerinin birlik halinde olması, enerjilerini ve imkanlarını bu ortak mücadelede kullanması gerektiğinin önemine değiniyoruz. Bunun zemininin hazırlanması açısından bu davet bizim için önemlidir'' dedi."" Kaynak: www.medya24.com

Bu ne ilkti ne de son olacak!

Amerikan çıkarlarının baş savunucusu olmayı kendilerine misyon edinen kürtçü siyasetçilerin, bundan önce de nice kışkırtıcı sözlerini işittik. Biz ne kadar kardeşiz desekte, onlar (kürt faşistleri) kuş kadar akıllarıyla terorist cenazelerine gittiler, parti kongrelerinde bölücü sloganlar attılar. Biz ne kadar bu bir tuzaktır, bu oyuna gelmeyelim dediysekte, onlar tripleks amerikan evinin bahçesindeki klübede etrafa sataşmayı seçtiler. Baydemir'ler, Aydoğdu'lar, (ne ironiktir ki DTP'li eşbaşkanın adıdır..) Türk'ler bitmez!

Biz bu çok cepheli savaşta, dağınık saflarda, birbirimizden habersizce bekledikçe bitmez. Biz gerçek düşmanı doğru teşhis edemeyip, sürekli birbirimize saldırdıkça bitmez bu oyun. Eskiden ayrıştırıcı/parçalayıcı bir yöntem olarak kullanılan iki kutuplu dünyanın sağ-sol çelişkisi, yerini (dinsel, mezhepsel, sportif, ırksal, politik gibi..) bir çok farklılığın yok yere yaratıldığı bir düzeneğe bırakmıştır.

Bize bütüncül bir kimlik sağlayan, bizi farklılıklarımızla bir arada tutan üniter-ulus devlet yapısıyla, vatandaşlık bağımız gitgide zayıflatılmaktadır. Bugün belki sadece bir kaç tane fakat yarın düzinelerce sonu gelmeyen tartışmalar yaratılacak, toplum mikronize edilerek dayanışma bilinci ve birliktelik duygusu köreltilecektir. Bu yolun sonu parçalanmadır, iç savaştır.

Aydoğan'ın "Türkiye Cumhurbaşkanı" dediği sayın Sezer'in de sıkça dikkat çekmeye çalıştığı işte bu kaos psikolojisi ve onun içteki uygulayıcılarıdır. Türkiye Cumhuriyeti'nde, bayrağa bayrağım, marşa marşım diyemeyenler bu ülkede böyle fütürsuzca ortalıkta dolaştıkça, bir suikasttan dolayı bütün bir millet zan altına alındıkça biz daha çok SEVR'ler görürüz.

Artık bu oyuna dur demenin zamanıdır. Geciktik ancak geç kalmadık!

Cevabımız emperyalistlerin ve onların iş-birlikçilerinin yüzünde er geç tokat gibi patlayacaktır.

Demir Büyüközkan
Kemalist Politika Topluluğu

Çok yaşa Kainat Paşa! Yaşa ki, Günü geldiğinde seni yargılayabilelim!

Onlar'ın Çocuğu (Bkz. Jimmy Carter dönemi: "Bizim çocuklar başardı."!) Kenan Kainat'ın, sonu federasyona giden eyalet sistemi teklifi ve emperyalistlerin baş işbirlikçileri DTP yöneticilerinin kışkırtıcı söylemleri derken, terör şehre indi!

Haber şöyle: İstanbul Üsküdar'da İETT otobüsüne ve hareket amirliğine terör örgütü yandaşları molotof kokteylli saldırı düzenlendi. Can kaybı yok, maddi hasar oluştu. Olay Esatpaşa Mahallesi İETT son durağında saat 20:00 sırlarında meydana geldi.

Durakların bulunduğu meydana gelen yaklaşık 15 kişilik maskeli grup, önce PKK lehine slogan attıktan sonra ellerindeki molotof kokteyllerini, Üsküdar-Esatpaşa seferini yapan ve arızalı olduğu için park halinde duran otobüse attı. Grup daha sonra hareket amirliği kabinlerine de saldırdıktan sonra olay yerinden yaya olarak hızla uzaklaştılar. Atılan molotof kokteylleri nedeniyle alev alan otobüs İETT görevlileri tarafından müdahale edilerek söndürüldü.

Zarar gören otobüsün sürücüsü Sedat Tarhan ise olay sırasında otobüste yolcu bulunmadığını, grubun ellerinde döner bıçakları ile gelerek otobüslere ve kabinlere molotof kokteyli attıktan sonra olay yerinden kaçtıklarını söyledi. (Kaynak: www.medya24.com)

Bakıyoruz gelişmelere; DTP il başkanı "Kerkük'e yapılan saldırıyı Diyarbakır'a yapılmış sayarız" diyor, AB ermeni soykırımını tanıyın, Kürtlere özgürlük verin diyor, sağda solda apo posterleri, pkk çaputları asılıyor, sloganlar atılıyor, son olarak da Netekim çıkıyor "Türkiye bölünmezse huzur bulamayız" diyor ve ekliyor: "Şimdi bakıyorum, ortada vatan kurtaran aslanlar geziyor. Tutturmuşlar bir karış toprak vermeyiz diye. Toprak niye gitsin? Bunlar dünyaya ayak uyduramayan insanlar. Huzur bulmak istiyorsak cesur adımlar atmalıyız."
Diyesi biz, Cumhuriyeti savunduğumuz için, Mehmetçikler vatanı teröristten ve düşmandan koruduğu için, aydınlar emperyalist sömürüye karşı oldukları için "vatan kurtaran, dünyayı anlayamayan aslan" oluyoruz.


Pes artık! Amerikancılığın, satılmışlığın, vatana ihanetin böylesi.. Pes! Böyle bir adam bu ülkede Cumhurbaşkanı olduysa, herkes olabilir. Getirtin Nasdaq'tan birini ya da Rockefeller'dan.. Hatta bırakınız Recep'im cumhur olsun, seriyi tamamlayalım.
İçinde bulunduğumuz durumu anlatmakta kavramlar yetersiz, cümleler kısa kalıyor. Netekim, berbat vaziyetteyiz!


Soğuk savaş yılları soğukkanlı olarak değerlendirildiğinde görülecektir ki: Türkiye ne çektiyse, Mustafa Kemal Atatürk dönemi sonrasındaki vizyonsuz ve bağımlı politikalardan çekmiştir. Günü birlik yaşayan, Osmanlı ve hilafet özlemcisi, din istismarcısı, gerici çevrelerin kurduğu hükümetler, bırakınız söylemlerindeki "Büyük Türkiye"yi kurmayı, üç yıl sonrasını değerlendiremeyecek niteliktedir. Nitekim onların, ikinci dünya savaşından sonra yeniden kurgulanan "yeni dünya düzeni"ni kavrayış ve anlamlandırma düzeyleri, Osmanlının çöküş dönemindeki yöneticilerin dünyayı algılayış düzeyleriyle aynıdır.

Tarihsel olaylar doğaları gereği biriciktir. Sıkça dile getirilen yanlış bir yanılgı olarak da, tarih tekerrür eden bir şey değildir. Her ne kadar tarihsel değerlendirmelerde mutlak aynılık aranamasa dahi, benzer koşullarda benzer sonuçların yaşanabileceği söylenebilir. Ancak bir özdeşlik ilişkisi kurmaksızın şunu söylemeliyim: Şimdiye kadar ne (toplumsal ve siyasal) tarihimizi iyi kavrayabildik ne de dünyanın gittiği yönü iyi sezip bir siyaset oluşturabildik.
Bakınız 12 Eylül öncesine şöyle bir! Göreceksiniz ki, toplumun bilinçli ve planlı bir şekilde uçlara sürüklenmesi sağlanmıştır. İnsanlar gerçekten ne olduğunu bilmedikleri politik düşüncelerin peşinden gitmiş, yok yere kardeş kardeşe düşman olmuştur. Aynı silahla ülkenin hem solcusu hem sağcısı öldürülmüş, yolun sonuna yaklaşıldığı, gidişatın ABD ve SSCB tarafından da istenen Türkiye Cumhuriyeti'nin çöküş süreci olduğu görülememiştir.


İki paşanın erken emekli edilip Netekim'in Genel Kurmay Başkanlığı'na getirilmesi, siyasetçilerin darbe olasılığını bilmelerine rağmen uzlaşmaya yanaşmamaları, Netekim'in damadının çevirdiği işlerdeki MİT yeniği ve üzeri örtülen daha bir sürü nokta...

Bütün bunlardan daha önemli ve ilginç olarak, 12 Eylül'de yaşananların/yapılanların dışında, öncesi ve sonrasındaki toplumsal süreçleriyle yeterince incelenmemiştir. Bu müdahale nasıl gerçekleşmiştir ve bundan kim çıkar elde etmiştir? Turgut Özal tombaladan mı çıkmıştır, yoksa Onlar'ın Çocuklarından biri olarak yetiştirilmiş, atanmış mıdır? Türkiye nasıl "açık pazar" haline getirilmiştir? Bu planın içerideki işbirlikçileri kimlerdir? (Konu üzerine binlerce tez ve kitap yazılması gerekirken, bir kaç gazetecinin yazılarını derlemesi ve ancak birkaç elle tutulur eserle dönem tarihi yazılmıştır.)

12 Eylül faşizmine ve 81 Anayasasının anti demokratik niteliğine eleştiri getirmek elbette aydın olmanın gereğidir. Fakat bunu, emperyalizmi ve onun yurttaki değnekçilerine dokunmadan yapabilir miyiz? Kapitalizmin, sistemin eleştirisini yapmadan, çok kültürlülük söylemiyle "solcu" olunabilir mi?

Peki, ya amerikan kapitalizminin sözcülüğü ve patron uşaklığı yaparak demokrat olunur mu? Ertuğrul Özkök oluyor! Bütün gündemi belirliyor hesapta.. Herkes ondan bahsediyor, kimileri ağzının içine bakıyor. Özkök kimin ağzına bakıyor? Kimin siyasetinin tetikçiliğini yapıyor, kimin çıkarına çalışıyor? Evet.. Demokrasinin ve barışın elbette!

Bütün bu aymazlığa, yağmacılığa, üç kağıtçılığa daha ne kadar katlanacağız?

Tam bağımsız, laik, çağdaş Atatürk Türkiye'sini bu hale düşürenlerden, holding çıkarlarını ülke çıkarlarına yeğ tutanlardan, milyarlarca doları hortumlayanlardan, ülkeyi ABD ve AB'ye peşkeş çekenlerden, Kıbrıs'ı gözden çıkaranlardan, Atatürk'e sövenlerden, 12 Eylül'ün amerikacılarından hesap sormayacak mıyız?

Kemalist devrimi tamamlamak boynumuzun borcu değil mi?

Bu mu "Bursa Nutku"nda anılan Türk gençliği?

Eğer Mustafa Kemal, Bursa'da yanılmadıysa..

Eğer biz gerçekten geleğimizi kurmak için hazırsak..

Bu rezillikleri yaratanlardan hesabını soracağız.

Kimseden bir şey beklemeden, kimsenin oyununun parçası olmadan!

Kendi kurallarımızı koyarak..


Demir Büyüközkan
Kemalist Politika Topluluğu


www.kemalistpolitika.com


Yola çıkarken...

En iyisi anlatmaya büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün yaptığı gibi genel durumu özetlemekle başlayalım.

Yıl 2006’da genel durum ve görünüm: (ya da 1923’te Kemalist devrimi yapmış Türk Ulusunun düştüğü içler acısı durum!) Yüzyıllardan beri süregelen savaşlarla yorgun düşmüş, kaderine terkedilmiş, ulusal kimliğini yaşa(t)maktan imparatorluk siyaseti gereği vazgeçmiş büyük Türk ulusu, Çanakkale savaşı (1915) ile her ne koşulda olursa olsun yurduna yabancıları sokmayacağını yedi düvele göstermiş, ardından gelen Sevr gibi bir yıkım dahi olsa bunun da üstesinden gelebileceğini Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarak, Lozan’ı emperyalistlere kabul ettirerek özgürlük manifestosunu kendi elleriyle yazmıştır.

1923 Kemalist devrimi’nin ardından da çok kısa süre içinde bütün dünyanın şaşkın bakışları arasında hızlı bir devrim sürecine girmiş, batı avrupanın yerleştirmek için yüzlerce yıl harcadığı değişimleri yıldırım hızıyla yaşama geçirmiştir. Üstelik bu değişim dalgası batının yaptıklarının taklidi değil, fakat onunda ötesinde uygarlık değerlerinin bir sentezine ulaşmayı hedefleyen, tarihin o güne kadar gördüğü en köklü, en gerçekçi devrim hareketiydi.

Devrimin önderi Mustafa Kemal Paşa (daha sonradan kendisinin imza için tercih ettiği adıyla Kemal Atatürk), bilimsel ve eleştirel düşünceyi kendisine kılavuz edinmesinin yanı sıra, siyasetin ve toplumsal yaşamında bu ilkeler ışında düzenlenmesi gerektiğini savunmuş, çağdaş ve sağlıklı bir toplumsal düzenin ancak bu yolla sağlanabileceğini öngörmüştür. Bağnazlığa, gericiliğe, sömürüye, adaletsizliğe karşı savaş açmış, devrimleri yaparken hep halkının ve mazlum milletlerin mutlu geleceğini düşlemiştir. Cumhuriyet’in kuruşundan vefat ettiği 1938 yılına kadar geçen 15 yıl içerisinde yaptıklarıyla, söyledikleriyle dünyayı etkilemiş, yönlendirmiş ve tüm ezilen dünyada büyük bir kahraman, büyük bir lider olarak anılmıştır. Bu bağlamda ülkesi Türkiye’de önderinin açtığı devrimci çığırla* büyük atılımlar yapmış, dünyanın saygın ülkeleri arasında yerini almıştır. Meraklısı dönemin kayıtlarında bahsettiklerimizi görebilir.

Böyle dedik çünkü hala ülkesinin ve ulusunun bu güce ve potansiyele sahip olduğunu kabul edemeyenler var aramızda... Konumuza dönecek olursak.. Geldiğimiz noktaya bir bakın! Yıl 2006, Atatürk’ü kaybedişimizin üzerinden 68 yıl geçmiş. Onun 15 yılda yaptıklarıyla kıyaslanınca ne kadar yol alabildik acaba? Bırakınız yol almayı, neler kaybettik neler?

En başta umudumuzu ve azmimizi mi yoksa..?

Hala bir kurtarıcı mı bekliyoruz?

Çok daha zor koşulların üstesinden gelmiş bir ulus olarak bu kadar mı kolay pes edeceğiz?

Vaziyeti umumi 2006! Çağdaş uygarlık değerlerinin genç nesillere aktarılması için kurulmuş eğitim kurumlarımız içleri boşaltılmış “ücretsiz” dersanelere dönüştürüldü. Eğitim sistemi kendi içinde parçalara bölünüp birbirine, daha da önemlisi rejime muhalif kuşaklar yetiştirildi.

Eğitimde yaratıcılık terkedildi, yerine ezberci eğitim metodu tercih edildi; yarı-hahız’lar yetişsin diye.. Ulusal ekonomi çökertildi, ülkemiz çokuluslu sermeyenin açık pazarı haline getirildi. Bu ülkenin yoktan var ederek kurduğu/kamulaştırdığı ulusal değerlerimiz (yeraltı kaynaklarımız, iletişim sistemimiz, bankalar, fabrikalarımız) küreselleşme teraneleriyle yok bahasına peşkeş çekildi sustuk. İşçinin, çiftçinin emeği gasp edildi yine sustuk..! Uluslararası ilişkilerde ülke itibarımız sıfırlandı, AB ve ABD’nin piyonu olduk! Üç beş çapulcu (ister Asala ister, PKK deyin siz ...) dış yardımlarla binlerce askerlerimizi, diplomatımızı şehit etti, subaylarımızın başına çuval geçirildi..

Yine sustuk!

Gelişen şehircilik anlayışı başlamadan bitirildi. Şehirler köyleştirildi, kasabalar köy, köyler mezra! Feodal ağalık ve beyliğin kökü kazınacağına, şehir yeni ağalar kazandı. Sonuçta adım başı kuralsızlık, adım başı yoz ahlak ve adam sende’cilik.. Şehirde kalabalığı sosyolojik anlamda şehirleşme sayan sağ iktidarlar oy avcılığıyla 56 yıldır ülkenin anasını ağlattılar, yine sustuk, yine oy verdik. Dil alanında da tam bir yozlaşma yaşadığımız muhakkaktır. Tabelaların büyük çoğunluğu tarzanca, artık yarı Türkçe yarı ingilizce konuşur olduk, ayrıca eğitim dilimiz yakında tamamen ingilizce olacak gibi görünüyor. Sormak gerekiyor; Dünyada kendi dili dışında, yabancı ülke dili ile eğitim veren ve bununla övünen başka bir ülke var mı? Eski (?) sömürgeleri saymazsak! Sanat anlayışımız derseniz, onda da apayrıyız!

Neredeyse bütün ülke 15 yaş zekasında.. Birbirinden niteliksiz, seviyesiz tiplere “sanatçı” diyoruz artık. Saymakla bitmez bütün bu sorunlarımızın üzerine birde bölücü PKK terörünü ve yobaz, karşı devrimci, tarikatçı örgütlenmeyi ekleyin, işte size 2006 panoramamız!

“Biz kimiz?”e yanıt burada! Bütün bu sorunları çözmek isteyen birileri..

Bütün bu sorunları çözebilecek tek yöntemi (Kemalizm) kullanan birileri..

Bütün bunlardan rahatsızlık duymanın yanında, artık birşeyleri değiştirmenin zamanının geldiğini düşünen birileri..

Bu uğurda yola çıkan herkesle işbirliği yapmaya hazır, Kemalizm’i ıvır zıvır ideolojilerin bastonu değil aksine başlı başına bir uygarlık projesi olarak gören, ne kaybettiysek fazlasıyla geri alacağımızı düşünen, ulusuna, değerlerine güvenen birileri..

Biz başarmak için yola çıktık! Başka gideceğimiz yol yok.

Kemalist devrimi tamamlamak, Kemalist’leri tekrar iktidar yapmak için elimizden geleni yapacağız! Kemalizm’den ne anladığımızıda burada biraz açmakta fayda var:

Bizce Kemalizm özgündür.

Hiçbir ideolojiyle benzer değildir, basamak hiç değildir.

Bizce Kemalizm evrensel bir ideolojidir.

Bizce Kemalizm tam bağımsızlıkçıdır.

Bizce Kemalizm bilimi gerçek yol gösterici sayar.

Bizce Kemalizm özgürlükçüdür.

Bizce Kemalizm anti-emperyalisttir.

Bizce Kemalizm anti-kapitalisttir.

Bizce Kemalizm halkçıdır.

Bizce Kemalizm laiklik yanlısıdır.

Bizce Kemalizm devrimcidir.

Bizce Kemalizm sürekli devrimcidir.

Bizce Kemalizm ulusalcıdır.

Bizce Kemalizm devletçidir.

Bizce Kemalizm barışçıdır.

Bizce Kemalizm eşitlikçidir.

Bizce Kemalizm ezilenlerin yanındadır.

Bizce Kemalizm cumhuriyetçidir.

Bizce Kemalizm demokrattır.

Bizce Kemalizm dünyanın ortak refahını ve mutluluğunu amaçlar. Siyaset yaparken bazı ilkelerden asla taviz vermeyeceğiz: Halkımızın refahını her şeyin üzerinde göreceğiz. Hiçbir suretle bundan taviz vermeyeceğiz.

Kurumsal bağımsızlığımızı koruyacağız, kimsenin dümen suyuna girmeyeceğiz. Siyaseti kesinlikle kişiler üzerinden yapmayacağız.

Daima gerçeği ve doğru yolu arayacağız! Her zaman hesap verebilecek kadar açık ve şeffaf olacağız.

Ulusal çıkarları her koşulda ödünsüzce savunacağız. Siyaseti bir vatan görevi olarak göreceğiz. Bunu iş’miş gibi yapanların maskelerini indireceğiz. (Atatürk’ün istismarı engellenemese de Kemalizm'in ki engellenmelidir)

Doğruyu söylemekten korkmayınız. "Ulusal egemenliğimizin bir zerresini dahi vermeye yeltenenlerin kafalarını koparacağınızdan eminim."(1923, Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri c.2, s. 71-72)

Fakat yaptıklarımızı asla kafi göremeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz. Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medeni memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Milli kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız.
Kemal Atatürk

iletişim: editor@kemalistpolitika.com